
Bir markette alışveriş yaparken yüksek sesli anonslardan, parlak ışıklardan veya sürekli çalan müziklerden rahatsız olduğunuz oldu mu?
Birçoğumuz için bu durum yalnızca geçici bir rahatsızlık yaratırken; epilepsili bireyler, işitme cihazı kullanan bireyler, otizmli bireyler, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) olan bireyler, bilişsel ve duyusal işlemleme farklılığı yaşayan bireyler, travma sonrası stres bozukluğu bulunan kişiler, yaşlı bireyler, migren hastaları ve birçok görünmeyen engele sahip birey için bu ortamlar günlük yaşama katılımı zorlaştıran ciddi bariyerlere dönüşebiliyor.
Bu nedenle son yıllarda Avrupa başta olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde yaygınlaşan "Sessiz Saat" uygulamaları dikkat çekiyor. Belirli saatlerde müzik yayınlarının durdurulması, ışıkların azaltılması ve anonsların minimum seviyeye indirilmesi yalnızca sessiz bir ortam oluşturmayı değil; duyusal bütünlüğü desteklemeyi, odaklanmayı kolaylaştırmayı, yeteneği geliştirmeyi, verimliliği ve potansiyeli arttırmayı ve herkesin toplumsal yaşama eşit, bağımsız ve etkin katılımını sağlamayı amaçlıyor.
Ancak burada önemli bir soru ortaya çıkıyor:
Eğer sessiz saat uygulaması alışveriş ortamlarında işe yarıyorsa, neden bu yaklaşımı başta eğitim ve çalışma hayatı olmak üzere toplumsal yaşamın tüm alanlarında uygulamıyoruz?
Sessiz Alışveriş Yetmez
Bugün erişilebilirlik denildiğinde çoğu zaman fiziksel düzenlemeler akla geliyor. Rampalar, asansörler, sarı rehber yollar veya erişilebilir tuvaletler gibi uygulamalar son derece önemli.
Ancak erişilebilirlik yalnızca fiziksel ya da görünür engellerden ibaret değildir.
Duyusal ve bilişsel erişilebilirlik de fiziksel erişilebilirlik kadar çok önemlidir.
Bazı bireyler için aşırı ses, yoğun ışık, kalabalık ve sürekli uyarana maruz kalmak; merdiven çıkmak kadar zorlayıcı olabilir.
Bu nedenle sessiz saat yaklaşımının yalnızca marketlerde değil, toplumun bütün alanlarında değerlendirilmesi gerekiyor.
Dünya genelindeki uygulamalar bunun mümkün olduğunu gösteriyor.
Almanya'da IKEA mağazaları belirli saatlerde müzikleri kapatıp ışıkları azaltırken; EDEKA ve REWE marketleri "Stille Stunde" yani sessiz saat girişimi kapsamında sessiz alışveriş saatleri uyguluyor.
ABD'de Walmart mağazaları her gün belirli saatlerde ekranları kapatarak ve duyusal uyaranları azaltarak müşterilerine daha erişilebilir bir alışveriş deneyimi sunuyor.
Fransa'da Carrefour, nöroçeşitli bireyler için sessiz alışveriş saatlerinde kasalarda öncelikli erişim uygularken; Avustralya'da Coles marketleri düzenli "Quiet Hour" yani sessiz saat uygulamaları gerçekleştiriyor.
İngiltere'de Tesco ve Morrisons gibi büyük market zincirleri de otizm alanında çalışan kuruluşlarla iş birliği yaparak duyusal dostu alışveriş ortamları oluşturuyor.
Sessiz saat yaklaşımı artık yalnızca marketlerle sınırlı değil. Primark, Molton Brown ve Vision Express gibi markalar da belirli saatlerde mağaza içi uyaranları azaltarak daha erişilebilir müşteri deneyimleri sunuyor.
Sessiz Eğitim Mümkün mü?
Bir öğrencinin öğrenebilmesi için öncelikle kendisini güvende ve rahat hissetmesi gerekir.
Kalabalık koridorlar, sürekli çalan zil sesleri, yüksek sesli duyurular ve yoğun uyaranlar birçok öğrenci için öğrenme, odaklanma ve katılım sürecini zorlaştırabiliyor.
Sessiz eğitim uygulamaları;
• Düşük uyaranlı çalışma alanları
• Sessiz kütüphane saatleri
• Duyusal ve bilişsel erişilebilir sınav ortamları
• Gürültüden arındırılmış öğrenme alanları
• İndüksiyon döngü sistemlerinin olduğu sınıf ve konferans salonları
gibi kişiden kişiye değişebilecek çok sayıda düzenlemelerle birçok öğrencinin hak kaybına uğramadan eğitime daha eşit ve adil koşullarda erişmesini sağlayabilir.
Unutmayalım ki öğrencilerin eğitim hayatları boyunca neye, nerede ve ne ölçüde ihtiyaç duyduklarının zamanında ve doğru şekilde belirlenmesi; buna uygun uygulama ve düzenlemelerin bütüncül olarak hayata geçirilmesi bir zorunluluk ve temel bir haktır.
Sessiz Çalışma Neden Önemli?
Engelsizkariyer.com olarak en çok üzerinde durduğumuz konulardan biri çalışma yaşamında adil fırsat eşitliğidir.
Pek çok iş yeri hâlâ yüksek uyaranlı çalışma ortamlarında faaliyet gösteriyor.
Sürekli çalan telefonlar, toplantılar, yoğun ışıklar, yüksek sesli konuşmalar ve yoğun hareketlilik özellikle nöroçeşitli çalışanların performansını doğrudan etkileyebiliyor.
Floresan ışıklar, çok parlak LED sistemleri, yanıp sönen aydınlatmalar ve yoğun açık ofis düzenleri birçok çalışan için duyusal yüklenmeye neden olabiliyor.
İşitme cihazı kullanan bireyler açısından da çalışma ortamındaki ses düzeni ve indüksiyon döngü sistemleri gibi erişilebilir iletişim çözümleri büyük önem taşıyor. Örneğin indüksiyon döngü sistemleri, işitme cihazı kullanan bireylerin toplantı ve görüşmelerde sesleri daha net algılamasına yardımcı olan önemli erişilebilirlik çözümlerinden biridir.
İşaret dili de sessizliği ifade eden güçlü bir iletişim aracıdır. Örneğin, eğitimlerimde sıklıkla anlattığım ve Ceres Yayınları tarafından güncellenerek yayımlanan 7. baskı “Engellilerle İletişim” kitabında da yer aldığı üzere, Osmanlı’da Fatih Sultan Mehmet döneminde sarayda “bizeban” olarak adlandırılan işitme engelli bireyler görev yapmıştır. Sessizliğin önemli olduğu bu dönemde vezirler, sadrazamlar ve paşalar işaret dilini öğrenmeye ve kullanmaya özen göstermiştir. Bu durum, saray içinde hem güçlü hem de güvene dayalı bir iletişim kültürü oluşturmuştur.
Benzer şekilde, tarihsel süreçte işitme engeli olan bireylerin kritik rollerde yer aldığı uygulamalar günümüze de yansımıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görev yapan işitme engelli kavasların, özellikle Genel Kurul’un kapalı ve gizli oturumlarında vekiller arasında iletilmesi gereken not ve evrakların taşınmasında görev aldığı; bu sayede içeride konuşulan devlet sırlarının dışarıya sızma riskinin en aza indirildiği bilinmektedir.
Bu örnekler, sessizlik ve alternatif iletişim biçimlerinin yalnızca bir zorunluluk değil, aynı zamanda güvenlik, erişilebilirlik ve etkinlik açısından güçlü bir çözüm olduğunu göstermektedir. Sessiz saatler, sessiz çalışma alanları ve benzeri uygulamalar da tarihsel deneyimlerin günümüzdeki karşılıkları olarak değerlendirilebilir.
Araştırmalar iş dünyasında önemli bir uyumlaştırma açığı bulunduğunu ortaya koyuyor.
Avrupa’da yapılan bir araştırmaya göre, nöroçeşitli çalışanların yalnızca yaklaşık yüzde 41’i iş yerinde resmi makul uyumlaştırma desteğine erişebilirken, çalışanların yarısından fazlası hiçbir resmi destek olmadan çalışmaktadır. Ayrıca araştırma, çalışanların makul uyumlaştırma talep etmelerine rağmen bu düzenlemelerin kendilerine çoğu zaman sağlanmadığını da ortaya koymaktadır. Türkiye’de ise bu oranın ne yazık ki çok daha düşük seviyelerde olduğunu üzülerek söyleyebiliriz. Çünkü bu alanda hâlâ önyargıların ve düzenlemeleri bir külfet olarak görme eğiliminin etkisiyle sorumlulukların çoğu zaman göz ardı edildiği bilinmektedir.
DEHB'li yetişkinlerle yapılan araştırmalar ise neyin işe yaradığını bilmek ile bunu iş yerinde uygulamak arasında ciddi bir uygulama boşluğu bulunduğunu gösteriyor. En sık talep edilen desteklerin başında sessiz çalışma alanları geliyor.
Makul uyumlaştırma talep eden ve bu desteği alan çalışanların büyük çoğunluğu işlerini başarıyla sürdürebilirken; destek alamayan çalışanlar, benzer işleri yapabilmek için yeteneklerini geliştirme ve potansiyellerini ortaya koyma konusunda tam kapasitelerine ulaşamamakta, daha fazla yıpranma, stres ve çok daha fazla enerji ile efor harcamak zorunda kalmaktadır.
Bu durum, ayrıca nitelikli yeteneklerin iş yerinde tutulmasını ve sürdürülebilir istihdamı da olumsuz etkilemektedir. Firmalar çoğu zaman esnek çalışmayı bir lütuf olarak görse de yeni aday bulmaya ve maaş ya da yan haklara odaklanırken, çalışanı kurumda tutan temel unsurlardan biri olan değerli hissetme ve aidiyet duygusunu göz ardı edebilmektedir. Oysa bir çalışanın kuruma bağlılığını güçlendiren en önemli faktörlerden biri, kişinin ihtiyacına göre değişen makul uyumlaştırma ve erişilebilirlik yatırımları ile gösterilen kurumsal samimiyettir. Bu boyut çoğu zaman dikkate alınmadan önemsenmeden ihmal edilse de deneyimli yetenekleri elde tutmak açısından kritik bir rol oynadığını da unutmayın!
Şirketler Sessiz Çalışmayı Nasıl Uyguluyor?
Sessiz çalışma artık yalnızca erişilebilirlik uygulaması değil; aynı zamanda verimlilik, çalışan deneyimi ve tükenmişliği önleme politikası olarak da görülüyor.
Birçok global şirket;
• Toplantısız saatler
• Toplantısız günler
• Odaklanma blokları
• Yazılı iletişim önceliği
• Mesai sonrası e-posta, sms ve diğer uygulamalarla bildirim gönderme kısıtlamaları
gibi uygulamaları hayata geçiriyor.
Bazı kurumlarda "Sessiz Çarşamba" veya "Odaklanma Saatleri" uygulamalarıyla çalışanların kesintisiz çalışma zamanı korunuyor.
Yazılı ve asenkron iletişim modelleri sayesinde çalışanlar sürekli toplantı ve telefon trafiği yerine daha planlı ve erişilebilir iletişim kurabiliyor.
Bu yaklaşım özellikle nöroçeşitli çalışanlar açısından önemli bir makul uyumlaştırma örneği oluşturuyor.
Makul Uyumlaştırmanın Yeni Yüzü: Duyusal Dostu İş Yerleri
Günümüzde birçok şirket çalışma ortamlarını nöroçeşitlilik perspektifiyle yeniden tasarlıyor.
Bu kapsamda;
• Sessiz çalışma alanları
• Duyusal dinlenme odaları (sensory pods)
• Ses yalıtımlı bireysel çalışma kabinleri
• Ayarlanabilir aydınlatma sistemleri
• Doğal ışık alan çalışma alanları
• Gürültü önleyici kulaklık desteği
• Uzaktan ve esnek çalışma modelleri
• Erişilebilir toplantı ortamları
• İndüksiyon döngü sistemleri
•Telefon ve insan trafiğinin daha az olduğu çalışma alanları
• Sabah işe gelirken ve eve dönerken yoğun trafikten etkilenenler epilepsi, down sendromu, otizm vb gibi nöroçeşitli bireyler için 10.00 – 16.00 saatleri gibi kişiden kişiye değişen makul uyumlaştırılmış esnek çalışma saatleri
• Betimleme, işaret dili, ekran okuyucular, büyük ekranlar ve ergonomik ekipmanlar
gibi uygulamalar yaygınlaşıyor.
Engeli olan bireylerin iş yerinde ihtiyaç duyduğu kolaylaştırıcı destek teknolojilerine erişememesi, istihdam süreçlerine katılımlarını ve sahip oldukları yetenekleri geliştirmelerini ya da ortaya koymalarını zorlaştırmaktadır.
Bu durum çalışanların performanslarını tam olarak sergileyememelerine neden olmakta; yetenek geliştirme, terfi ve kariyer ilerlemesi gibi alanlarda yapılan değerlendirmelerde adil ve eşitlikçi olmayan sonuçlar ortaya çıkarabilmektedir.
Asıl mesele bireyin yeteneği ya da performansı değil; yeteneğini geliştirebileceği ve performansını ortaya koyabileceği koşulların sağlanmasıdır.
Sessiz Sağlık Hizmetleri
Birçok kişi için hastaneler yalnızca tedavi merkezleri değildir; aynı zamanda yoğun stres kaynaklarıdır.
Bekleme salonlarındaki kalabalıklar, yüksek sesli anonslar, parlak ışıklar ve karmaşık ortamlar özellikle duyusal hassasiyeti olan bireylerin sağlık hizmetlerine erişimini zorlaştırabiliyor.
Sessiz poliklinik saatleri, düşük uyaranlı bekleme alanları ve duyusal dostu sağlık hizmetleri sağlıkta erişilebilirliğin yeni başlıkları arasında yer alabilir.
Sessiz Turizm, Sessiz Kültür ve Sessiz Kamusal Yaşam
Sessiz saat yaklaşımı bugün kültür, sanat ve eğlence alanlarında da yaygınlaşıyor.
Bazı müzeler belirli günlerde rehberli turları sınırlandırıyor, sessiz rotalar oluşturuyor ve ziyaretçiler için dinlenme alanları sunuyor.
Bazı sinemalar, yüzme havuzları, bowling salonları ve eğlence merkezleri ise ışık ve ses düzeylerini azaltarak duyusal dostu seanslar düzenliyor.
Bu uygulamalar bize erişilebilirliğin yalnızca bir bina düzenlemesi olmadığını; yaşamın bütün alanlarını kapsayan bir tasarım anlayışı olduğunu gösteriyor.
Sessizlik Artık Bir Erişilebilirlik ve İyi Oluş Politikası
Sessizlik kavramı artık yalnızca erişilebilirlik alanında değil, toplumsal iyi oluş ve dijital denge alanlarında da önem kazanıyor.
Oyun ve sinema sektörü de artık yalnızca bir film ya da oyunun başında yaş ve hedef kitle bilgisi vermekle yetinmiyor; olumsuz ses, ışık gibi uyaranlara karşı önlem alırken bilgilendirme de yapıyor. Hatta dijital platformlardan biri film veya diziyi renkli ya da siyah beyaz izleme seçenekleri de sunmaya başladı. Reklam sektörü için de çok konuşulan dikkat çekici örneklerinden biri Lipton Türkiye'nin yürüttüğü "Sessiz Saatler" kampanyasıdır. Kampanya, bireyleri ekranlardan uzaklaşmaya, dijital gürültüyü azaltmaya ve kısa süreli de olsa sessizliğe alan açmaya davet etmiştir.
Bu yaklaşım bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor:
Bazen daha az uyaran, daha fazla katılım; daha çok odaklanma, iç sesimizi duyma ve hayatın koşuşturması içinde kaçırdığımız detayları fark etme imkânı anlamına gelir.
Kamusal Alanlar Herkes İçin Tasarlanmalı
Erişilebilirlik, bir grubun ihtiyacına yönelik ayrıcalık değil; herkesin eşit katılımını sağlayan evrensel bir tasarım yaklaşımıdır.
Sessiz saat uygulamaları aslında bize daha büyük bir fikri hatırlatıyor:
Toplumu ortalama bireye göre değil, farklı ihtiyaçları olan tüm bireylere göre tasarlamak.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı geldi:
Sessiz saatten sessiz yaşama geçebilir miyiz?
Sessiz eğitim, sessiz çalışma, sessiz sağlık, sessiz turizm, sessiz yolculuk ve sessiz kamusal hizmetler...
Bunlar yalnızca konfor uygulamaları değil; erişilebilir, kapsayıcı, bağımsız ve eşit bir toplumun temel unsurları olabilir.
Çünkü erişilebilirlik bazen bir rampa kadar görünür, bazen de yalnızca biraz daha az ses kadar görünmezdir.
Madem ki kapsayıcılığı konuşuyoruz, o zaman sessiz saat ve sessiz çalışma alanları yaklaşımını da gündemimize almalıyız.
Çünkü DEI (Diversity, Equity, Inclusion – Çeşitlilik, Eşitlik ve Kapsayıcılık) yerine DEIA (Diversity, Equity, Inclusion, Accessibility – Çeşitlilik, Eşitlik, Kapsayıcılık ve Erişilebilirlik) yaklaşımıyla, kapsayıcılık ve erişilebilirlik yalnızca söylemlerle değil, hayata geçirilen uygulamalarla gerçek anlam ve değer kazanır.
Bir çalışma ortamını daha erişilebilir hâle getirmek, yalnızca bir düzenleme yapmak değil; farklı yeteneklerin, farklı düşünme biçimlerinin ve farklı çalışma deneyimlerinin ortaya çıkmasına alan açmaktır.
Bazen daha az ses, daha az ışık ve daha fazla anlayış; bir çalışanın potansiyelini ortaya koyabilmesi için ihtiyaç duyduğu en önemli destek olabilir.
Unutmayalım; erişilebilir bir iş yeri yalnızca engelleri azaltan değil, yetenekleri çoğaltan bir çalışma kültürü oluşturur.
Şimdi sıra kapsayıcılığı konuşmaktan uygulamaya geçirmekte.
Çünkü herkes için daha eşit, daha erişilebilir ve daha güçlü bir çalışma hayatı mümkün.
Sosyolog Mehmet Kızıltaş
